İncil gecesinden çıkmışdım. Gecenin organize edildiği yerden yerden-zemin katından yukarı çıkıp, kapının karşısına geldim, söyledim kendi-kendime:
-Metro ile mi gideyim, yayan mı?
Hava serindi. Kendim de bir haftadan çok şehire çıkmamışdım.
Yolumu yayan gitdim.
Nerimanov heykeline taraf, oradan da Çemeberekent parkına doğru yöneldim. Parkda hava, aşağıdan da serindi. Havadan keyif alıyordum İki günlük ateş sıcağından sonra, bu hava merhem gibi kimi yayılıyordu canıma.
Park boyunca yukarıya doğru gidiyor, şehrin akşam ışıklarında, gözüme ilişen, manzaların karşısında duruyor, elime fotoğraf makinesini alıyor, fotolar çekiyordum.
-Yok, başka zaman çekerim, hava çok karanlık.
Park’ta adam sayı çok olmasa da, az da değildi.
Çoçuklar skeytbord sürüyor, genç çiftler ağaçlığın altında dinleniyor, park boyunca geziyor, kız arkadaşları bir-birlerinin fotolarını çekiyor, aileler ise, ya ağaçlığın altında, ya kafelerde oturup, kahvelerini, çaylarını yudumluyorlardı.
Çemberekent parkından aşağıya doğru gidip, İçeri şehre taraf yol aldım.
Yol gittikçe de erafımdakı eski binalara bakıyor, çarlık döneminde inşa edilmiş binaların yerlerini-ne zamansa fotolarını çekerim diye -göz hafızama kazıyordum.
Ahundov bağının karşısına gelip, bağı sağa buruldum.
Muhatorv sokağına çıktım. İçerişehir metrosu, yolumun sağında idi.
-Yayan gideyim be-dedim kendi-kendime.
Aşağıya doğru yolumu devam ettim.
Elsonun sahhafçı kitap dükanı da gittiğim yolun üzerinde idi.
-Kitaplara da bakarım. Göreyim, Elson yeni ne getirmiş.
Beş-altı adımlık yol gitmişdim ki kitab dükanının korkuluğuna elini dayamış yaşlı bir kadın gördüm. Yaklaşdım.
-Yardım lazımmı?
Kafasını salladı.
Yanına geldim
Bir süredir dolaşıyorum ama bana yardım eden kimse çıkmadı. Ben de sabah saat sekizden beri yollardayım. Karnımı doyuracak para arıyorum. Açım.
Kadın bunu söylerken, İncil gecesinde Caferin söylediği sözü hatırladım. “Bak o zaman inandım ki, Rab varmış”
Söyledim kendi-kendime
-Hakikaten de, Allah varmış.
Koluna girdim, yürümeğe başladık.
— Oğlunuz ya da kızınız var mı?
Kadın başını iki yana salladı.
— Oğlum da yok, kızım da. Eşimi çok genç yaşta kaybettim. Benimle evlendikten bir yıl sonra savaş çıktı. Karabağ’da şehit düştü.
— Allah rahmet eylesin.
— Sağ ol evladım. Geçmişlerinizin de mekânı cennet olsun.
— Sonra bir daha evlenmediniz mi?
Kadın durdu. Yüzünü bana çevirdi. Başını hafifçe kaldırdı, gözlerini kıstı.
— Biliyor musun evladım, benim bir onurum var. Bir kadın kocasını bir kez kaybeder; ikinci, üçüncü kez değil.
Diyecek söz bulamadım. Sessizce başımı salladım.
— Hiç istemedim gitsin. “Azer,” dedim, “bak, millet kaçacak yer arıyor. Moskova’ya, Kiev’e gidiyor; sahte sağlık raporları alıyor. Sen neden gidiyorsun?” Sözümü dinlemedi, gitti. Vatana kurban ettim kocamı…
Kadın duraksadı
-Vatan….Vatan…Vatan taş yağdırdı başıma…
Kadının gözleri doldu.
— Şehit olduktan sonra devlet bana maaş bağladı. Kabul etmedim. “Ben kocamı vatana satmadım,” dedim… Biliyor musun evladım, biraz inatçıydım, biraz da gururlu. Şimdi bedelini ödüyorum. O zamanlar gözüm hiçbir şeyi görmüyordu.
Bunu söyledikten sonra ayaklarını gösterdi. Sol ayağı topuğundan içe doğru eğilmişti.
— Peki nasıl geçiniyorsunuz? Hiç akrabanız yok mu? Teyzeoğlu, amcaoğlu…
— Teyzemin çocuklarıyla aram yok. Hiçbiriyle görüşmüyorum.
— Neden?
Kadın derin bir iç çekti.
— Evladım, benim pırlanta takımlarım, altınlarım vardı. Sibirya pırlantaları, Fransız pırlantaları… Gören dönüp bir daha bakardı. Son zamanlarda kendimi iyi hissetmiyordum. Doktora gittim, muayene oldum. Doktor bana, “Lale Hanım,” dedi, “kanserin ilk evresi başlamış.”
Sözünü yarıda kesti. Bir kez daha içini çekti.
— Yoruldum evladım… Biraz duralım.
Durduk. Derin bir nefes aldı.
Sonra yeniden yürümeye başladık.
Bir süre dinlendikten sonra yeniden yürümeye başladık.
— O an kendi kendime, “Tamam Lale,” dedim, “artık pırlantalarını ve altınlarını satmanın zamanı geldi.”
Eve döndüm. Ne kadar ziynet eşyam varsa çıkarıp masanın üzerine dizdim. Tam o sırada teyzemin kızı çıkageldi. Gözleri pırlantalara takıldı.
“Kuzen, bunları ne yapacaksın?” diye sordu.
“Satacağım,” dedim. “Mecburum.”
Alaycı bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
“Ne diye satıyorsun ki? Nasıl olsa iki güne kalmaz ölürsün.”
Olduğum yerde donup kaldım.
— Bunu gerçekten yüzünüze karşı mı söyledi?
— Evet evladım, gözümün içine baka baka söyledi. Ben de ona, “Evet, öleceğim belki,” dedim, “ama bu pırlantaları kuruş pahasına da olsa, satacağım. Çünkü senin gözün var bunlarda.” Sonra da, “Çık evimden!” dedim.
Çıktı, gitti.
Arkasından uzun süre düşündüm. Sonra kendi kendime beddua ettim.
“Allah canımı alsın da onlardan uzak, Allah’a yakın olayım.” dedim.
Kadın yine durdu. Derin bir nefes aldı.
Tekrar yürümeye başladık.
— Neyse… Sonra Merkez Mağazasına gittim. Orada kuyumculardan birine yaklaştım. Kısa boylu, şişman bir adamdı. Getirdiğim her şeyi önüne koydum. Tek tek incelemeye başladı.
“Bu Sibirya pırlantası,” dedi.
“Biliyorum.”
“Bu da Fransız pırlantası.”
“Onu da biliyorum.”
— Bu pırlantalar size kimden kalmıştı?
— Büyük büyükannemden. Adam tek tek saymaya devam etti. “Bu şu pırlantası, bu bu pırlantası…” En sonunda dayanamadım.
“Efendi,” dedim, “bunların ne olduğunu ben de biliyorum. Sen bana fiyatını söyle.”
İki elini havaya kaldırdı.
“Sekiz yüz manat.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
— Sekiz yüz manat mı? O kadar büyük bir pırlanta takımı için? Böyle fiyat mı olur?
Kadın buruk bir tebessüm etti.
— Biliyorum evladım… Az söylemişti. Ama ben teyzemin kızına bir söz vermiştim. “Gerekirse yok pahasına da olsa satacağım,” demiştim. Sözümden dönmedim.
Sekiz yüz manata sattım.
O para da ilaca, tedaviye, kemoterapiye gitti.
Sonunda para bitti.
Kadın yavaşladı.
— Biraz daha duralım evladım… Çok yoruldum.
Durduk.
Kadın konuştukça yoldan geçenler dönüp bize bakıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlardı. Sanki kimsenin aklına, ne bu yaşlı kadının, ne de benim yardıma ihtiyacım olabileceği gelmiyordu.
Bir süre sonra başını kaldırdı.
— Hadi gidelim evladım…
Yürümeye devam ettik.
-Bir süre sessizce yürüdük.
— Devletin bana bağladığı sosyal yardım da kesildi.
— Neden?
— Anlatacağım evladım, anlatacağım… Bankalara borcum vardı. Kredilerin günü geçmişti. Bir gün Bank of Baku’dan aradılar.
“Lale Hanım, şubeye gelir misiniz?” dediler.
Gittim.
“Lale Hanım,” dediler, “kredi borcunuz epey birikmiş.”
“Biliyorum,” dedim.
“Bilmeniz iyi olmuş. Sosyal yardımınızdan tahsil edeceğiz.”
“Nasıl yani?” dedim. “Benim tek gelir kaynağım o. Ondan da mı keseceksiniz?”
Hiç yüzüme bakmadan,
“Krediyi çekerken düşünecektiniz,” dedi.
Ve kestiler.
Bir iki hafta önce yine bankaya gittim.
“Yine paramı mı yiyorsunuz?” diye sordum.
“Ödeme devam ediyor,” dediler. “Hâlâ dört yüz doksan bir manat altmış kuruş borcunuz var.”
Olduğum yerde kala kaldım.
— Peki… Ne maaş var ne başka bir gelir. Böyle nasıl geçiniyorsunuz? Komşularınız hiç yardım etmiyor mu?
Kadın acı acı gülümsedi.
— Ediyorlar evladım… Hem de öyle güzel yardım ediyorlar ki…
Sözlerinin arasına ince bir alay gizlenmişti.
— “Lale can,” diyorlar, “sakın üzülme. Sen ölünce cenazeni biz komşular kaldırırız.”
Derin bir iç çekti.
— Gerçekten böyle mi söylüyorlar?
— Evet evladım… Aynen böyle söylüyorlar.
Başını kaldırıp uzaklara baktı.
— Evim büyük. Her odasında bir komşunun gözü var. Hepsi benim ölmemi bekliyor.
Geçenlerde biri,
“Lale,” dedi, “ölmeden önce bir vasiyet yaz da evini paylaştıralım.”
Ben de,
“Arif,” dedim, “ölmek üzere olduğumu anlarsam, o evi ateşe veririm. Size tek bir duvar bile bırakmam.”
Yüzüme güldü.
“Aman kız,” dedi, “burası Azerbaycan. Burası Bakü. Neyi yakacaksın sen?”
“Yakarsam yakarım.” dedim.
Konuşa konuşa Libraff Kitabevi’nin önüne kadar geldik.
Kadın durdu.
Gözleri yeniden dolmuştu.
Konuyu değiştirmek, biraz olsun içini hafifletmek istedim.
— Eşinizle nasıl tanışmıştınız?
Yüzünde ilk kez belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
— Hastanede…
Babam orada tedavi görüyordu. Albaydı. Bir gün beni yanına çağırdı. “Biriyle tanıştıracağım seni,” dedi. İşte Azer’i ilk kez orada gördüm. O da askerdi. Doğrusunu istersen… pek gönüllü değildim. Sonra razı oldum.Evlendik.Bir yıl sonra savaş çıktı. Sadece bir yıl sürebildi mutluluğumuz. Azer şehit düştükten sonra anneme dönüp, “Ne oldu anne?” dedim. “Beni neden bu kadar acele evlendirdiniz? Mutluluğum daha bir yılı bile doldurmadı…”
Sesi titredi.
Durdu.
Derin bir nefes aldı.
Sonra yeniden yürümeye başladık.
— Bakülü müsünüz?
— Evet.
— İçerişehir mi? Sovetski mi?
— Hayır. Eski Yasamal’dan.
— Demek Yasamal çocuğusunuz.
Bu kez gülümsedi.
— Evet… Orada doğdum, orada büyüdüm. Orada okula gittim. 158 numaralı okulda okudum. Sonra tıbbi meslek okuluna girdim. Dermatoloji okudum. Çocuk dermatoloğu oldum. Uzun yıllar doktorluk yaptım.
— Doktor muydunuz? O halde emekli maaşı alıyorsunuzdur.
Başını iki yana salladı.
— Hayır evladım. Emeklilik yaşına gelmeden çalışamaz hâle geldim.
Bunu söylerken eğilip sol ayağını gösterdi.
— İşte şu uğursuz yüzünden…
— Aslen köklü bir Bakülü müsünüz?
— Hayır. Annem Genceliydi… Babamsa Polonyalı.
— Nerede tanışmışlar?
Kadının yüzü birden aydınlandı.
— Bulvar’da…
Bunu söylerken yüzü güldü.
-— Annem o zamanlar çok gençti. Kısacık boylu ama dillere destan güzellikte bir kızdı. Bulvar’da oturuyormuş. Elinde de Rusça bir kitap varmış. Aslında Rusçası pek iyi değildi. Hatta o kadar iyi değildi ki, kitabı bile ters tutuyormuş.
Yaz günüymüş.
Karşısından bembeyaz üniformalarıyla üç denizci geçmiş. Ortalarındaki genç adama takılmış gözü. Yakışıklı mı yakışıklı…
İçinden,
“Keşke yanıma gelse…” diye geçirmiş.
Gelmiş de.
Yanına yaklaşıp Rusça,
“Güzel kız,” demiş, “kitap böyle değil, böyle tutulur.”
Gülerek sordum:
— Sonra?
Kadın da gülümsedi.
— Sonrası… Dedem izin vermedi. “Leyla,” dedi, “ben bu delikanlıya kız vermem. Seni alır Polonya’ya götürür. İstemiyorum.”
— Peki nasıl evlendiler?
Kahkahasını tutamadı.
— Kaçırdı.
— Polonya’ya mı?
— Yok canım… Yasamal’a.
Bu kez ikimiz de güldük.
— Evin tek çocuğu muydunuz?
— Evet. Tek çocuktum. El üstünde büyüdüm. Komşular da beni çok severdi. Oturduğumuz katta iki komşumuz vardı. Biri İranlıydı; Orhanbeyliler… Diğeri Slav bir aileydi; Skripinskiler. Vanya teyze…
Bayramlarda Vanya teyze elinde kocaman bir pastayla çıkagelirdi.
“Leyla,” derdi anneme, “al bunu, Lale yesin.”
Nevruz geldiğinde de Orhanbeyliler bize şekerbura, pahlava getirirdi.
Ne güzel günlerdi…
Babam yazları bizi yurt dışına götürürdü.
— Nerelere?
— Polonya’ya… Çekoslovakya’ya… Doğu Almanya’na…
— En çok nereyi sevmiştiniz?
Hiç düşünmeden cevap verdi.
— Çekoslovakya’yı.
Bir an sustu.
— Müzeleri çok güzeldi… Ama insanları soğuktu. O zamanın Azerbaycan insanı daha sıcaktı. Daha içtendi. Komşu komşuyu arardı, kollardı. Kimse kimseyi yalnız bırakmazdı.
Sonra koluma hafifçe dokundu.
— Şimdi ise bak… Koskoca şehirde koluma giren tek kişi sensin.
Sözleri havada asılı kaldı.
Durdu.
Derin bir nefes aldı.
— Komşularınızla aranız hep iyi miydi?
Yüzüne bir gülümseme yayıldı.
— Çok iyiydi… Gerçi annemin pek iyi sayılmazdı.
— Neden?
Kadın kıkırdadı.
— Babam çok yakışıklı bir adamdı.
Bir gün komşulardan biri anneme gelip,
“Mikail’i Katya’nın evinde gördüm.” demiş.
Annem durur mu?
Oklavayı kaptığı gibi sokağa fırlamış.
Boyu küçücüktü ama öfkesi kocamandı.
“Mikail!” diye bağırıyormuş. “Hangi … fakirhanesinde burnunu sürtüyorsun sen?!”
Babam korkudan dama kaçmış.
Annem de doğruca Katya’nın evine dalmış.
Kadıncağız korkudan mutfağa saklanmış ama fayda etmemiş.
Annem oklavayla girişmiş bir güzel.
Kahkahalarımız caddeye karıştı.
Biraz sonra kadın yeniden söze başladı.
— Bir keresinde de biri anneme “cüce” demiş.
Onu da dövmüştü.
Tam döverken kadının kocası çıkageldi. Elinde beş tane dondurma vardı.
Karısını kurtarmaya çalıştı.
Annem onu da işin içine kattı.
Dondurmaları da olan biten arasında afiyetle yediler…
İşte benim annem öyle bir kadındı.
İkimiz de yine gülmeye başladık.
— Demek anneniz de babanız da epey yaman insanlarmış. Biri kaçırmış, biri dövmüş.
Kadın göz kırptı.
— Babam beni de kaçırdı.
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
— Sizi de mi?
— Evet.
Teknik okuldayken bizi pamuk toplamaya Berde’ye götürmüşlerdi.
Hiç gitmek istememiştim.
Annem, “Gitmek zorundasın,” dedi.
Gittim.
Birkaç gün sonra çok özledim evi.
Önce annemi aradım.
“Kal,” dedi.
Sonra babamı aradım.
“Merak etme kızım,” dedi. “Bu gece seni alacağız.”
Gece yarısını bekledim.
Herkes uyumuştu.
Birden pencerenin önünü iki askerî aracın farları aydınlattı.
Babam gelmişti.
Yanında üniformalı bir arkadaşı vardı.
Sessizce pencereyi açtım.
Beni pencereden alıp arabaya bindirdiler.
Babam beni Berde’den kaçırdı.
Gülmeden duramadık.
Bir süre sonra kadın, yüzündeki tebessümü usulca toparladı.
— İşte evladım… Annem de babam da böyle insanlardı.
Ben de biraz onlara benzedim galiba…
Bir an sustu. Sonra yumuşak bir sesle sordu:
— Büyükannen yaşıyor mu?
— Hayır… Vefat etti.
Başını öne eğdi.
— Allah rahmet eylesin… Benim de evladım olmadı ki… Bir oğlum, bir kızım olsaydı… Bir torunum olsaydı da o sevgiyi tatsaydım…
Boğazım düğümlendi.
— Ben de sizin torununuz sayılırım.
Yüzü aydınlandı.
— Allah seni korusun evladım… Nerelisin sen?
— Laçınlıyım.
— Laçın… Ağdam’a yakın mı?
— Hayır. Kelbecer’e daha yakın.
Ağır adımlarla yürüyerek Nizami heykeli’nin karşısındaki yola ulaştık.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra yeniden konuşmaya başladık
— Hiç dedenizi gördün mü? Baba tarafından olan dedenizi, ninenizi?-ben sordum.
— Hayır.
Babam beş yaşındayken annesi ölmüş.
Dedem yeniden evlenmiş.
Derken savaş başlamış.
Dedem babamı da yanına alıp kaçmaya karar vermiş Polonyadan
— Sonra?
-Sonra…babamı istasyonda bırakıp tek başına gitmiş.
-Nereye?
-Amerikaya?
Şaşkınlıka sordum
-Amerikaya mı?
-Evet, Amerikaya
-Dönmüş mü savaş’tan sonra?
-Bir daha da dönmemiş. Bin dokuz yüz yetmiş yedide Şikago’da ölmüş.
Üvey babaannemi ise yalnızca bir kez gördüm.
Kısa boylu, topluca bir kadındı.
— Kime benzetirlerdi sizi? Annenize mi, babanıza mı?
Gözlerini gözlerime dikti.
— Anneme… Gözlerim de onunki gibi zümrüt yeşilidir.
Gülümsedi.
— Peki eşiniz Azer nereliydi?
— Annesi de babası da Özbekistanlıydı.
Beni istemeye geldiklerinde kayınvalidem,
“Bizimle Özbekistan’a gelecek,” dedi.
Annemin yüzüne baktım.
“Gitmeyeceğim,” dedim.
Azer bunu duyunca annesine döndü.
“Lale istemiyorsa gitmeyiz,” dedi.
Annesi çok öfkelendi.
Kadın derin bir nefes aldı.
— Sonra ne olduysa oldu… Azer’i ikna etti.
Özbekistan’a taşındık.
Kayınvalidem gece-gündüz demeden çalıştırıyordu beni.
Sabah saat dört olur olmaz kaldırırdı.
“İnekleri sağ.”
“Avluyu temizle.”
“Şunu yap.”
“Bunu yap.”
Bir gün babama mektup yazdım.
Babam yine yetişti.
Bu kez beni Özbekistan’dan kaçırdı.
Azer önce bana çok kızdı.
Sonra o da razı oldu.
Bakü’ye taşındık.
— Eşiniz nerede defnedildi?
Kadının bakışları boşluğa daldı. Uzun-uzun baktı…ister-istemez ben de onun baktığı yöne baktım
-Eşiniz nerede defnedildi?
Alçak sesle cevap verdi:
— Özbekistan’da…
Sanki, dediyini duyamamaşdım.
-Nerede?
-Özbekistanda.
-Özbekistanda mı?
-Evet, Özbekistanda
Sustuk. Zümrüt yeşili gözleri, şehrin ışıkları altında pırıl pırıl parlıyordu. Çantasından bir mendil çıkarıp eline aldı
Azer’in şehit haberini aldıktan sonra kayınvalidem geldi.
“Oğul benim oğlum!” dedi. “Nereye gömeceğime ben karar veririm!”
Cenazesini alıp Özbekistan’a götürdü.
Gözlerinden zümrüt-zümrüt yaş geliyordu.
— Ağlamak istesem bile, gidecek bir mezarı yok burada Azerin…
Sağ elindeki suyu içti. Sağ eliyle koluma tutundu. Durduk.
Yeniden yola koyulduk. Konuşmasına kaldığı yerden devam etti.
— Eşim şehit olduktan sonra baba tarafımdaki akrabalarımı aramaya başladım.
Polonya Büyükelçiliği’ne gittim.
“Babam Polonyalı,” dedim.
Bana,
“Polonyaca biliyor musunuz?” diye sordular.
“Hayır.”
“Soyadınız ne?”
“Memmedova.”
Görevli hiç düşünmeden,
“O zaman gidin Memmedovları bulun,” dedi.
— Babanızın soyadını bilmiyor muydunuz?
Başını salladı.
— Hayır.
Babamın soyadını hiç öğrenemedim.
Annemin soyadını aldım.
Evlendiğimde bile değiştirmedim.
Allah’tan, Azer’in soyadı da Memmedov’du.
Nizami Heykeli’nin tam karşısında durmuştuk.
Sanki Nizami bize bakıyordu, biz de ona.
Kadın sessizliği bozdu.
— Çok açım evladım…
Sabahın erken saatlerinden beri ağzıma tek lokma koymadım.
Kedilerim de aç.
— Kedi mi besliyorsunuz?
— Evet. Yavrularıyla birlikte.
— Cinsi ne?
— Van kedisi.
— Bizim de kedimiz var.
— Hangi cins?
— İngiliz cinsi.
Başını salladı.
— Onlar da aç…
Evde pişmiş yemek yok.
Eve gidip yemek yapmam gerek.
Bir de üstüne elektrik borcum var.
Elektriği de kestiler.
Elimi cebime attım.
Yanımda kalan son paralardan mavi on manatı çıkarıp uzattım.
Elini geri çekti.
— Evladım… O para sana lazım.
— Bir şey olmaz.
Lütfen alın.
Parayı yavaşça küçük çantasına koydu.
— Çok sağ ol.
Allah sana sağlık versin.
Allah yolunu açık etsin.
Muradına eresin.
— İşsizim…Allah’tan bana bir iş nasip etmesini isteyin.
Kadın gözlerimin içine baktı.
— İnşallah…en geç bu haftanın perşembe ya da cuma günü bir iş bulacaksın.
Gülümsedim.
— İnşallah.
Elini usulca kaldırdı.
— Hadi git artık evladım. Seni de yolundan alıkoymayayım. Ben ağır ağır yürürüm. Şuradaki dükkândan da bir şeyler alırım. Hiç değilse kimse de iyirmi manat verir, otuz manatım olur. Hem kendime hem kedilerime yiyecek alırım.Sonra da altı numaralı otobüse binip evime giderim. Git… Allah’a emanet ol.
Vedalaştık.