Month: İyul 2026 (page 1 of 1)

STRUGGLE

An Epic Philosophical Manifesto in Free Verse

I. Birth

You open your eyes to this vast world,
A cry tears free from your throat
Spilling onto the threshold of the world
And the world greets you:
“Welcome—
to my cradle.”
Through sound,
you come to know
people, life,
and the gift of being.
You scream and weep
Perhaps for sleep,
Perhaps you need a feed
And so,
your struggle
begins  to live

II. The First Prohibition

Years gather,
Sounds surrender
their place to words
You grow
Sound gives way to words.
Your mouth learns words small enough to hold:
“Mama.”
“Papa”
“Bread”
“Water”
You learn to speak
You also learn
what should never be spoken
You hear benedictions,
Curses. profanities
And whispers
never meant for your ears.
And so arrive—
your first prohibition,
And first penalty.
“Don’t you dare repeat
this to anyone.”
“Or I won’t buy you
that ice cream.”
“No trip to the park.”
” Agreed?”
“Agreed”
Congratulations,
You have just accepted
the first bribe
of your life

III. Learning to Speak

The years keep growing,
Words grow
into sentences.
“I want a tablet”
“Buy me a bicycle”
“I don’t like him,”
“I hate that.”
“Mom says they shouldn’t come”
“Dad says don’t greet them”
“Don’t speak!.”
“Don’t argue!”
“Be quiet!”
Little by little,
you begin to recognize
Your’s
Your father’s
Your mother’ character.
You begin to read
the nature  of people,
So your struggle
grows little by little .
.
IV. Names

The years keep climbing,
Sentences
grow longer
So do your thoughts.
Half of them
are shaped at school,
The other half
in the streets,
At home,
In joy,
In grief.
The number of faces
you know
keeps growing,
And somehow,
you grow older
beyond your years

You are asked
“Who are you?”
“Who’s your father?”
“Your grandfather?”
“And your mother?”
You answer:
“I am Ali.”
“I am Sara.”
“I am Tahir.”
“The son of Qochali.”
“The daughter of Alovsat.”
“Akbar’s grandson.”
“Sara’s child.”
How familiar
those names become…
Qochali,
Akbar,
Sara…
Then they smile—
mockingly,
“Welcome!”
“Come, sit with us.”
“Ah… Qochali’s boy!”
“Alovsat’s daughter!”
“Akbar’s grandson!”
“Sara’s child!”
“Have some tea.”
“You’re one of us.” (Welcome, apple of our eye!)
And so you sense
your first false kindness,
your first false sincerity.
You sense
But you say nothing
An once again, you harden

V. Awakening

You grow,
You become
a pupil,
a student.
The writers you meet,
the books you read,
the stories you carry.
The textbooks you knew by heart
Page by page,
they begin to drift
from the axis
you once believed
the world revolved around.
Now you begin
to recognize
everything,
Everyone,
The world,
Humanity
You taste
the bitterness of hatred,
The poison of betrayal
Of a homeland,
Of a mother,
Of a father,
Of a flag,
Of Bible,
Torah,
Koran,
Of God,
Of humankind itself,
And then…
You are becoming
To disgust
of the very things
and everyone

VI. The Great Struggle

And thus begins
the greatest struggle
of your life!
Against
everything
you were taught
to hold sacred
And untouchable!
Because now…
You have seen
what lies beneath
Holiness!.
Because now…
You have seen
What lies beneath
Those untouchable values!.
The violated purity
Of human dignity!
And so
your struggle
keeps strong
Against every
“Be quiet!”
Against every fear!
It must, my dear!
Listen!.
Can you hear
the breath
of your ancestors?
“Speech is silver.”
“Silence is golden.”
“My son.”
“My daughter.”
What a beautiful word!…
And yet…
Perhaps
Our very first prohibition
was placed upon us
long before we knew
how to speak!
Perhaps
Our very first bribe
was offered
before we could refuse!
Silence!…
worth its weight in gold.
Don’t be silent!
Don’t be silent!
Speak!
Let your words
be worth less
than silver!—
For every silence
you surrender,
someone else
gains gold!
Petty men!
Great men!.
Robe-clad clerics!
Great politicians!
Magnates!
Bureaucrats!
Landlords!
Giant capitalists!.
They exist everywhere!
In Ankara,
In Baku,
In Tel Aviv,
In Tehran,
In Moscow
In  Washington!
They grow rich
feeding on
our silence
Devouring
our minds.
Devouring
our souls…
Don’t- be silent!
Don’t be silent!
So speak!
Don’t fear
You are alive!
Do not fear!
Do not fear!
Step forward!
Because
You are a conscious
Mind!
Don’t abandon your
Struggle!
Because you are a CITIZEN!

YOL

İncil gecesinden çıkmışdım. Gecenin organize edildiği yerden yerden-zemin katından yukarı çıkıp, kapının karşısına geldim, söyledim kendi-kendime:

-Metro ile mi gideyim, yayan mı?

Hava serindi. Kendim de bir haftadan çok şehire çıkmamışdım.

Yolumu yayan gitdim.

Nerimanov heykeline taraf, oradan da Çemeberekent parkına doğru yöneldim. Parkda hava, aşağıdan da serindi. Havadan keyif alıyordum İki günlük ateş sıcağından sonra, bu hava merhem gibi kimi yayılıyordu canıma.

Park boyunca yukarıya doğru gidiyor, şehrin akşam ışıklarında, gözüme ilişen, manzaların karşısında duruyor, elime fotoğraf makinesini alıyor, fotolar çekiyordum.

-Yok, başka zaman çekerim, hava çok karanlık.

Park’ta adam sayı çok olmasa da, az da değildi.

Çoçuklar skeytbord sürüyor, genç çiftler ağaçlığın altında dinleniyor, park boyunca geziyor, kız arkadaşları bir-birlerinin fotolarını çekiyor, aileler ise, ya ağaçlığın altında, ya kafelerde oturup, kahvelerini, çaylarını yudumluyorlardı.

Çemberekent parkından aşağıya doğru gidip, İçeri şehre taraf yol aldım.

Yol gittikçe de erafımdakı eski binalara bakıyor, çarlık döneminde inşa edilmiş binaların yerlerini-ne zamansa fotolarını çekerim diye -göz hafızama kazıyordum.

Ahundov bağının karşısına gelip, bağı sağa buruldum.

Muhatorv sokağına çıktım. İçerişehir metrosu, yolumun sağında idi.

-Yayan gideyim be-dedim kendi-kendime.

Aşağıya doğru yolumu devam ettim.

Elsonun sahhafçı kitap dükanı da gittiğim yolun üzerinde idi.

-Kitaplara da bakarım. Göreyim, Elson yeni ne getirmiş.

Beş-altı adımlık yol gitmişdim ki kitab dükanının korkuluğuna elini dayamış yaşlı bir kadın gördüm. Yaklaşdım.

-Yardım lazımmı?

Kafasını salladı.

Yanına geldim

Bir süredir dolaşıyorum ama bana yardım eden kimse çıkmadı. Ben de sabah saat sekizden beri yollardayım. Karnımı doyuracak para arıyorum. Açım.

Kadın bunu söylerken, İncil gecesinde Caferin söylediği sözü hatırladım. “Bak o zaman inandım ki, Rab varmış”

Söyledim kendi-kendime

-Hakikaten de, Allah varmış.

Koluna girdim, yürümeğe başladık.

— Oğlunuz ya da kızınız var mı?

Kadın başını iki yana salladı.

— Oğlum da yok, kızım da. Eşimi çok genç yaşta kaybettim. Benimle evlendikten bir yıl sonra savaş çıktı. Karabağ’da şehit düştü.

— Allah rahmet eylesin.

— Sağ ol evladım. Geçmişlerinizin de mekânı cennet olsun.

— Sonra bir daha evlenmediniz mi?

Kadın durdu. Yüzünü bana çevirdi. Başını hafifçe kaldırdı, gözlerini kıstı.

— Biliyor musun evladım, benim bir onurum var. Bir kadın kocasını bir kez kaybeder; ikinci, üçüncü kez değil.

Diyecek söz bulamadım. Sessizce başımı salladım.

— Hiç istemedim gitsin. “Azer,” dedim, “bak, millet kaçacak yer arıyor. Moskova’ya, Kiev’e gidiyor; sahte sağlık raporları alıyor. Sen neden gidiyorsun?” Sözümü dinlemedi, gitti. Vatana kurban ettim kocamı…

Kadın duraksadı

-Vatan….Vatan…Vatan taş yağdırdı başıma…

Kadının gözleri doldu.

— Şehit olduktan sonra devlet bana maaş bağladı. Kabul etmedim. “Ben kocamı vatana satmadım,” dedim… Biliyor musun evladım, biraz inatçıydım, biraz da gururlu. Şimdi bedelini ödüyorum. O zamanlar gözüm hiçbir şeyi görmüyordu.

Bunu söyledikten sonra ayaklarını gösterdi. Sol ayağı topuğundan içe doğru eğilmişti.

— Peki nasıl geçiniyorsunuz? Hiç akrabanız yok mu? Teyzeoğlu, amcaoğlu…

— Teyzemin çocuklarıyla aram yok. Hiçbiriyle görüşmüyorum.

— Neden?

Kadın derin bir iç çekti.

— Evladım, benim pırlanta takımlarım, altınlarım vardı. Sibirya pırlantaları, Fransız pırlantaları… Gören dönüp bir daha bakardı. Son zamanlarda kendimi iyi hissetmiyordum. Doktora gittim, muayene oldum. Doktor bana, “Lale Hanım,” dedi, “kanserin ilk evresi başlamış.”

Sözünü yarıda kesti. Bir kez daha içini çekti.

— Yoruldum evladım… Biraz duralım.

Durduk. Derin bir nefes aldı.

Sonra yeniden yürümeye başladık.

Bir süre dinlendikten sonra yeniden yürümeye başladık.

— O an kendi kendime, “Tamam Lale,” dedim, “artık pırlantalarını ve altınlarını satmanın zamanı geldi.”

Eve döndüm. Ne kadar ziynet eşyam varsa çıkarıp masanın üzerine dizdim. Tam o sırada teyzemin kızı çıkageldi. Gözleri pırlantalara takıldı.

“Kuzen, bunları ne yapacaksın?” diye sordu.

“Satacağım,” dedim. “Mecburum.”

Alaycı bir gülümsemeyle yüzüme baktı.

“Ne diye satıyorsun ki? Nasıl olsa iki güne kalmaz ölürsün.”

Olduğum yerde donup kaldım.

— Bunu gerçekten yüzünüze karşı mı söyledi?

— Evet evladım, gözümün içine baka baka söyledi. Ben de ona, “Evet, öleceğim belki,” dedim, “ama bu pırlantaları kuruş pahasına da olsa, satacağım. Çünkü senin gözün var bunlarda.” Sonra da, “Çık evimden!” dedim.

Çıktı, gitti.

Arkasından uzun süre düşündüm. Sonra kendi kendime beddua ettim.

“Allah canımı alsın da onlardan uzak, Allah’a yakın olayım.” dedim.

Kadın yine durdu. Derin bir nefes aldı.

Tekrar yürümeye başladık.

— Neyse… Sonra Merkez Mağazasına gittim. Orada kuyumculardan birine yaklaştım. Kısa boylu, şişman bir adamdı. Getirdiğim her şeyi önüne koydum. Tek tek incelemeye başladı.

“Bu Sibirya pırlantası,” dedi.

“Biliyorum.”

“Bu da Fransız pırlantası.”

“Onu da biliyorum.”

— Bu pırlantalar size kimden kalmıştı?

— Büyük büyükannemden. Adam tek tek saymaya devam etti. “Bu şu pırlantası, bu bu pırlantası…” En sonunda dayanamadım.

“Efendi,” dedim, “bunların ne olduğunu ben de biliyorum. Sen bana fiyatını söyle.”

İki elini havaya kaldırdı.

“Sekiz yüz manat.”

Şaşkınlıkla ona baktım.

— Sekiz yüz manat mı? O kadar büyük bir pırlanta takımı için? Böyle fiyat mı olur?

Kadın buruk bir tebessüm etti.

— Biliyorum evladım… Az söylemişti. Ama ben teyzemin kızına bir söz vermiştim. “Gerekirse yok pahasına da olsa satacağım,” demiştim. Sözümden dönmedim.

Sekiz yüz manata sattım.

O para da ilaca, tedaviye, kemoterapiye gitti.

Sonunda para bitti.

Kadın yavaşladı.

— Biraz daha duralım evladım… Çok yoruldum.

Durduk.

Kadın konuştukça yoldan geçenler dönüp bize bakıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlardı. Sanki kimsenin aklına, ne bu yaşlı kadının, ne de benim yardıma ihtiyacım olabileceği gelmiyordu.

Bir süre sonra başını kaldırdı.

— Hadi gidelim evladım…

Yürümeye devam ettik.

-Bir süre sessizce yürüdük.

— Devletin bana bağladığı sosyal yardım da kesildi.

— Neden?

— Anlatacağım evladım, anlatacağım… Bankalara borcum vardı. Kredilerin günü geçmişti. Bir gün Bank of Baku’dan aradılar.

“Lale Hanım, şubeye gelir misiniz?” dediler.

Gittim.

“Lale Hanım,” dediler, “kredi borcunuz epey birikmiş.”

“Biliyorum,” dedim.

“Bilmeniz iyi olmuş. Sosyal yardımınızdan tahsil edeceğiz.”

“Nasıl yani?” dedim. “Benim tek gelir kaynağım o. Ondan da mı keseceksiniz?”

Hiç yüzüme bakmadan,

“Krediyi çekerken düşünecektiniz,” dedi.

Ve kestiler.

Bir iki hafta önce yine bankaya gittim.

“Yine paramı mı yiyorsunuz?” diye sordum.

“Ödeme devam ediyor,” dediler. “Hâlâ dört yüz doksan bir manat altmış kuruş borcunuz var.”

Olduğum yerde kala kaldım.

— Peki… Ne maaş var ne başka bir gelir. Böyle nasıl geçiniyorsunuz? Komşularınız hiç yardım etmiyor mu?

Kadın acı acı gülümsedi.

— Ediyorlar evladım… Hem de öyle güzel yardım ediyorlar ki…

Sözlerinin arasına ince bir alay gizlenmişti.

— “Lale can,” diyorlar, “sakın üzülme. Sen ölünce cenazeni biz komşular kaldırırız.”

Derin bir iç çekti.

— Gerçekten böyle mi söylüyorlar?

— Evet evladım… Aynen böyle söylüyorlar.

Başını kaldırıp uzaklara baktı.

— Evim büyük. Her odasında bir komşunun gözü var. Hepsi benim ölmemi bekliyor.

Geçenlerde biri,

“Lale,” dedi, “ölmeden önce bir vasiyet yaz da evini paylaştıralım.”

Ben de,

“Arif,” dedim, “ölmek üzere olduğumu anlarsam, o evi ateşe veririm. Size tek bir duvar bile bırakmam.”

Yüzüme güldü.

“Aman kız,” dedi, “burası Azerbaycan. Burası Bakü. Neyi yakacaksın sen?”

“Yakarsam yakarım.” dedim.

Konuşa konuşa Libraff Kitabevi’nin önüne kadar geldik.

Kadın durdu.

Gözleri yeniden dolmuştu.

Konuyu değiştirmek, biraz olsun içini hafifletmek istedim.

— Eşinizle nasıl tanışmıştınız?

Yüzünde ilk kez belli belirsiz bir tebessüm belirdi.

— Hastanede…

Babam orada tedavi görüyordu. Albaydı. Bir gün beni yanına çağırdı. “Biriyle tanıştıracağım seni,” dedi. İşte Azer’i ilk kez orada gördüm. O da askerdi. Doğrusunu istersen… pek gönüllü değildim. Sonra razı oldum.Evlendik.Bir yıl sonra savaş çıktı. Sadece bir yıl sürebildi mutluluğumuz. Azer şehit düştükten sonra anneme dönüp, “Ne oldu anne?” dedim. “Beni neden bu kadar acele evlendirdiniz? Mutluluğum daha bir yılı bile doldurmadı…”

Sesi titredi.

Durdu.

Derin bir nefes aldı.

Sonra yeniden yürümeye başladık.

— Bakülü müsünüz?

— Evet.

— İçerişehir mi? Sovetski mi?

— Hayır. Eski Yasamal’dan.

— Demek Yasamal çocuğusunuz.

Bu kez gülümsedi.

— Evet… Orada doğdum, orada büyüdüm. Orada okula gittim. 158 numaralı okulda okudum. Sonra tıbbi meslek okuluna girdim. Dermatoloji okudum. Çocuk dermatoloğu oldum. Uzun yıllar doktorluk yaptım.

— Doktor muydunuz? O halde emekli maaşı alıyorsunuzdur.

Başını iki yana salladı.

— Hayır evladım. Emeklilik yaşına gelmeden çalışamaz hâle geldim.

Bunu söylerken eğilip sol ayağını gösterdi.

— İşte şu uğursuz yüzünden…

— Aslen köklü bir Bakülü müsünüz?

— Hayır. Annem Genceliydi… Babamsa Polonyalı.

— Nerede tanışmışlar?

Kadının yüzü birden aydınlandı.

— Bulvar’da…

Bunu söylerken yüzü güldü.

-— Annem o zamanlar çok gençti. Kısacık boylu ama dillere destan güzellikte bir kızdı. Bulvar’da oturuyormuş. Elinde de Rusça bir kitap varmış. Aslında Rusçası pek iyi değildi. Hatta o kadar iyi değildi ki, kitabı bile ters tutuyormuş.

Yaz günüymüş.

Karşısından bembeyaz üniformalarıyla üç denizci geçmiş. Ortalarındaki genç adama takılmış gözü. Yakışıklı mı yakışıklı…

İçinden,

“Keşke yanıma gelse…” diye geçirmiş.

Gelmiş de.

Yanına yaklaşıp Rusça,

“Güzel kız,” demiş, “kitap böyle değil, böyle tutulur.”

Gülerek sordum:

— Sonra?

Kadın da gülümsedi.

— Sonrası… Dedem izin vermedi. “Leyla,” dedi, “ben bu delikanlıya kız vermem. Seni alır Polonya’ya götürür. İstemiyorum.”

— Peki nasıl evlendiler?

Kahkahasını tutamadı.

— Kaçırdı.

— Polonya’ya mı?

— Yok canım… Yasamal’a.

Bu kez ikimiz de güldük.

— Evin tek çocuğu muydunuz?

— Evet. Tek çocuktum. El üstünde büyüdüm. Komşular da beni çok severdi. Oturduğumuz katta iki komşumuz vardı. Biri İranlıydı; Orhanbeyliler… Diğeri Slav bir aileydi; Skripinskiler. Vanya teyze…

Bayramlarda Vanya teyze elinde kocaman bir pastayla çıkagelirdi.

“Leyla,” derdi anneme, “al bunu, Lale yesin.”

Nevruz geldiğinde de Orhanbeyliler bize şekerbura, pahlava getirirdi.

Ne güzel günlerdi…

Babam yazları bizi yurt dışına götürürdü.

— Nerelere?

— Polonya’ya… Çekoslovakya’ya… Doğu Almanya’na…

— En çok nereyi sevmiştiniz?

Hiç düşünmeden cevap verdi.

— Çekoslovakya’yı.

Bir an sustu.

— Müzeleri çok güzeldi… Ama insanları soğuktu. O zamanın Azerbaycan insanı daha sıcaktı. Daha içtendi. Komşu komşuyu arardı, kollardı. Kimse kimseyi yalnız bırakmazdı.

Sonra koluma hafifçe dokundu.

— Şimdi ise bak… Koskoca şehirde koluma giren tek kişi sensin.

Sözleri havada asılı kaldı.

Durdu.

Derin bir nefes aldı.

— Komşularınızla aranız hep iyi miydi?

Yüzüne bir gülümseme yayıldı.

— Çok iyiydi… Gerçi annemin pek iyi sayılmazdı.

— Neden?

Kadın kıkırdadı.

— Babam çok yakışıklı bir adamdı.

Bir gün komşulardan biri anneme gelip,

“Mikail’i Katya’nın evinde gördüm.” demiş.

Annem durur mu?

Oklavayı kaptığı gibi sokağa fırlamış.

Boyu küçücüktü ama öfkesi kocamandı.

“Mikail!” diye bağırıyormuş. “Hangi … fakirhanesinde burnunu sürtüyorsun sen?!”

Babam korkudan dama kaçmış.

Annem de doğruca Katya’nın evine dalmış.

Kadıncağız korkudan mutfağa saklanmış ama fayda etmemiş.

Annem oklavayla girişmiş bir güzel.

Kahkahalarımız caddeye karıştı.

Biraz sonra kadın yeniden söze başladı.

— Bir keresinde de biri anneme “cüce” demiş.

Onu da dövmüştü.

Tam döverken kadının kocası çıkageldi. Elinde beş tane dondurma vardı.

Karısını kurtarmaya çalıştı.

Annem onu da işin içine kattı.

Dondurmaları da olan biten arasında afiyetle yediler…

İşte benim annem öyle bir kadındı.

İkimiz de yine gülmeye başladık.

— Demek anneniz de babanız da epey yaman insanlarmış. Biri kaçırmış, biri dövmüş.

Kadın göz kırptı.

— Babam beni de kaçırdı.

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

— Sizi de mi?

— Evet.

Teknik okuldayken bizi pamuk toplamaya Berde’ye götürmüşlerdi.

Hiç gitmek istememiştim.

Annem, “Gitmek zorundasın,” dedi.

Gittim.

Birkaç gün sonra çok özledim evi.

Önce annemi aradım.

“Kal,” dedi.

Sonra babamı aradım.

“Merak etme kızım,” dedi. “Bu gece seni alacağız.”

Gece yarısını bekledim.

Herkes uyumuştu.

Birden pencerenin önünü iki askerî aracın farları aydınlattı.

Babam gelmişti.

Yanında üniformalı bir arkadaşı vardı.

Sessizce pencereyi açtım.

Beni pencereden alıp arabaya bindirdiler.

Babam beni Berde’den kaçırdı.

Gülmeden duramadık.

Bir süre sonra kadın, yüzündeki tebessümü usulca toparladı.

— İşte evladım… Annem de babam da böyle insanlardı.

Ben de biraz onlara benzedim galiba…

Bir an sustu. Sonra yumuşak bir sesle sordu:

— Büyükannen yaşıyor mu?

— Hayır… Vefat etti.

Başını öne eğdi.

— Allah rahmet eylesin… Benim de evladım olmadı ki… Bir oğlum, bir kızım olsaydı… Bir torunum olsaydı da o sevgiyi tatsaydım…

Boğazım düğümlendi.

— Ben de sizin torununuz sayılırım.

Yüzü aydınlandı.

— Allah seni korusun evladım… Nerelisin sen?

— Laçınlıyım.

— Laçın… Ağdam’a yakın mı?

— Hayır. Kelbecer’e daha yakın.

Ağır adımlarla yürüyerek Nizami heykeli’nin karşısındaki yola ulaştık.

Bir süre sessiz kaldı.

Sonra yeniden konuşmaya başladık

— Hiç dedenizi gördün mü? Baba tarafından olan dedenizi, ninenizi?-ben sordum.

— Hayır.

Babam beş yaşındayken annesi ölmüş.

Dedem yeniden evlenmiş.

Derken savaş başlamış.

Dedem babamı da yanına alıp kaçmaya karar vermiş Polonyadan

— Sonra?

-Sonra…babamı istasyonda bırakıp tek başına gitmiş.

-Nereye?

-Amerikaya?

Şaşkınlıka sordum

-Amerikaya mı?

-Evet, Amerikaya

-Dönmüş mü savaş’tan sonra?

-Bir daha da dönmemiş. Bin dokuz yüz yetmiş yedide Şikago’da ölmüş.

Üvey babaannemi ise yalnızca bir kez gördüm.

Kısa boylu, topluca bir kadındı.

— Kime benzetirlerdi sizi? Annenize mi, babanıza mı?

Gözlerini gözlerime dikti.

— Anneme… Gözlerim de onunki gibi zümrüt yeşilidir.

Gülümsedi.

— Peki eşiniz Azer nereliydi?

— Annesi de babası da Özbekistanlıydı.

Beni istemeye geldiklerinde kayınvalidem,

“Bizimle Özbekistan’a gelecek,” dedi.

Annemin yüzüne baktım.

“Gitmeyeceğim,” dedim.

Azer bunu duyunca annesine döndü.

“Lale istemiyorsa gitmeyiz,” dedi.

Annesi çok öfkelendi.

Kadın derin bir nefes aldı.

— Sonra ne olduysa oldu… Azer’i ikna etti.

Özbekistan’a taşındık.

Kayınvalidem gece-gündüz demeden çalıştırıyordu beni.

Sabah saat dört olur olmaz kaldırırdı.

“İnekleri sağ.”

“Avluyu temizle.”

“Şunu yap.”

“Bunu yap.”

Bir gün babama mektup yazdım.

Babam yine yetişti.

Bu kez beni Özbekistan’dan kaçırdı.

Azer önce bana çok kızdı.

Sonra o da razı oldu.

Bakü’ye taşındık.

— Eşiniz nerede defnedildi?

Kadının bakışları boşluğa daldı. Uzun-uzun baktı…ister-istemez ben de onun baktığı yöne baktım

-Eşiniz nerede defnedildi?

Alçak sesle cevap verdi:

— Özbekistan’da…

Sanki, dediyini duyamamaşdım.

-Nerede?

-Özbekistanda.

-Özbekistanda mı?

-Evet, Özbekistanda

Sustuk. Zümrüt yeşili gözleri, şehrin ışıkları altında pırıl pırıl parlıyordu. Çantasından bir mendil çıkarıp eline aldı

Azer’in şehit haberini aldıktan sonra kayınvalidem geldi.

“Oğul benim oğlum!” dedi. “Nereye gömeceğime ben karar veririm!”

Cenazesini alıp Özbekistan’a götürdü.

Gözlerinden zümrüt-zümrüt yaş geliyordu.

— Ağlamak istesem bile, gidecek bir mezarı yok burada Azerin…

Sağ elindeki suyu içti. Sağ eliyle koluma tutundu. Durduk.

Yeniden yola koyulduk. Konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

— Eşim şehit olduktan sonra baba tarafımdaki akrabalarımı aramaya başladım.

Polonya Büyükelçiliği’ne gittim.

“Babam Polonyalı,” dedim.

Bana,

“Polonyaca biliyor musunuz?” diye sordular.

“Hayır.”

“Soyadınız ne?”

“Memmedova.”

Görevli hiç düşünmeden,

“O zaman gidin Memmedovları bulun,” dedi.

— Babanızın soyadını bilmiyor muydunuz?

Başını salladı.

— Hayır.

Babamın soyadını hiç öğrenemedim.

Annemin soyadını aldım.

Evlendiğimde bile değiştirmedim.

Allah’tan, Azer’in soyadı da Memmedov’du.

Nizami Heykeli’nin tam karşısında durmuştuk.

Sanki Nizami bize bakıyordu, biz de ona.

Kadın sessizliği bozdu.

— Çok açım evladım…

Sabahın erken saatlerinden beri ağzıma tek lokma koymadım.

Kedilerim de aç.

— Kedi mi besliyorsunuz?

— Evet. Yavrularıyla birlikte.

— Cinsi ne?

— Van kedisi.

— Bizim de kedimiz var.

— Hangi cins?

— İngiliz cinsi.

Başını salladı.

— Onlar da aç…

Evde pişmiş yemek yok.

Eve gidip yemek yapmam gerek.

Bir de üstüne elektrik borcum var.

Elektriği de kestiler.

Elimi cebime attım.

Yanımda kalan son paralardan mavi on manatı çıkarıp uzattım.

Elini geri çekti.

— Evladım… O para sana lazım.

— Bir şey olmaz.

Lütfen alın.

Parayı yavaşça küçük çantasına koydu.

— Çok sağ ol.

Allah sana sağlık versin.

Allah yolunu açık etsin.

Muradına eresin.

— İşsizim…Allah’tan bana bir iş nasip etmesini isteyin.

Kadın gözlerimin içine baktı.

— İnşallah…en geç bu haftanın perşembe ya da cuma günü bir iş bulacaksın.

Gülümsedim.

— İnşallah.

Elini usulca kaldırdı.

— Hadi git artık evladım. Seni de yolundan alıkoymayayım. Ben ağır ağır yürürüm. Şuradaki dükkândan da bir şeyler alırım. Hiç değilse kimse de iyirmi manat verir, otuz manatım olur. Hem kendime hem kedilerime yiyecek alırım.Sonra da altı numaralı otobüse binip evime giderim. Git… Allah’a emanet ol.

Vedalaştık.

YOL

İncil gecəsindən çıxmışdım. Gecənin təşkil edildiyi yerdən-zirzəmidən yuxarı qalxıb, qapıya çatanda, öz-özümə dedim:

-Metro ilə gedim ya piyada?

Hava sərin idi. Özüm də bir həftə idi ki, şəhərə çıxmamışdım.

Yolumu piyada getdim.

Nərimanov heykəlinə tərəf, oradan da Çəmbərəkənd parkına sarı yönəldim. Parkda hava, aşağıdan da sərin idi. Havadan ləzzət aparırdım. İki günlük qaynar istilərdən sonra, bu hava dərman kimi yayılırdı canıma.

Park boyu yuxarı qalxır, şəhərin axşam işıqlarında, gözümə sataşan, gözə gəlimli mənəzərələrin qarşısında dayanır, əlimə fotoaparatımı alır, şəkillər çəkirdim.

-Yox, başqa vaxt çəkərəm, çox qaranlıq düşür.

Parkda adam sayı çox da olmasa da, az da deyildi.

Uşaqlar skeytbord sürür, cütlüklər ağaclığın altında istirahət edir, park boyu gəzir, rəfiqələr bir-birlərinin şəkillərini çəkir, ailəlilər isə ya ağaclığın altında, ya kafelərdə oturub, qəhvələrini, çaylarını içirdilər.

Çəmbərəkənd parkından aşağı düşüb, üzü İçəri şəhərə tərəf yol aldım.

Yol getdikcə də, ətrafımdakı binalara baxır, çarlıq dövründə tikilmiş binaların yerlərini-nə vaxtsa şəkillərini çəkim deyə-göz yaddaşıma vururdum.

Axundov bağına çatıb, bağdan sağa buruldum.

Muxtarov küçəsinə çatdım. İçərişəhər metrosu, yolumun sağında idi.

-Əşi, piyada gedim ey.

Üzüaşağı düşdüm.

Elsonun bukinist kitab dükanı da yolumun üstündə idi.

-Yolüstü kitablara baxaram. Görüm Elson təzə nə gətirib.

Beş-altı addımlıq yol getmişdim ki kitab dükanının məhəccərinə əlini söykəmiş yaşlı bir qadın gördüm. Yaxınlaşdım.

-Kömək lazımdır?

Başını tərpətdi.

Yanına gəldim.

-Bayaqdan bəri gəzirəm, gözləyirəm ki, bir Allah bəndəsi çıxsın rastıma, mənə kömək etsin.

Qadın bunu deyəndə, İncil gecəsində Cəfərin dediyi söz düşdü yadıma. “Bax onda inandım ki, Rəbb varmış”. Dedim öz-özümə:

-Doğrudan da, Allah varmış.

Qadının yaşı əllidən yuxarı olardı. Boyu bəstə idi, saçları sarı. Sağ əlində əsa vardı. Paltarı qara rəngdə idi, ağzına taxdığı maska da.

-Bayaqdan gəzirəm, bir kömək edən yoxdur. Özüm də səhər saat səkkizdən bəri yollardayam. Yeməyə pul axtarıram. Acam.

-Oğul, qızdan kiminiz var?

Qadın başını buladı.

-Oğul-qızdan heç kimim yoxdur. Ərimi tez itirmişəm. Mənimlə evlənəndən bir il sonra, müharibə düşdü. Qarabağda şəhid oldu.

-Allah rəhmət etsin.

-Sağ ol, keçənlərin rəhmətlik.

-Ondan sonra evlənmədiniz?

Qadın ayaq saxladı. Üzünü mənə sarı çevirdi. Başını qaldırdı. Gözlərini qıydı.

-Bilirsən, bala? Mənim qeyrətim var. Qadın gərək ərini bir dəfə itirsin, day iki-üç dəfə yox.

Deməyə söz tapmadım. Başımla razılıq verdim.

-Heç istəmirdim, getsin. Dedim özünə ki, ay Azər, bax camaat qaçmağa yer axtarır, Moskvaya, Kiyevə qaçır, yalançı xəstəlik kağızı düzəldir, sən niyə gedirsən? Sözümə qulaq asmadı, getdi.

Qadının gözləri yaşardı.

-Vətənə qurban verdim ərimi…Vətən…Vətən…Vətən daş saldı başıma…

Duruxdu. Gözlərini naməlum bir istiqamətə zillədi.

Sükutuna fasilə verib, təzədən sözə başladı.

-O şəhid olandan sonra, dövlət mənə pensiya kəsdi. Qəbul etmədim. Dedim mən ərimi Vətənə satmamışam….bilirsən,bala, bir az dikbaş idim, lovğa idim. İndi görürsən, altını çəkirəm. O vaxt gözüm, ayağmı görmürdü.

Bunu deyib, ayaqlarını göstərdi. Sol ayağı, topuğundan əyilmişdi.

-Bəs necə dolanırsınız? Qohum-əqrabadan kimsə var, xalaoğlu, əmioğlu?

-Xalauşaqları ilə aram yoxdur, heç əlaqə də saxlamıram.

-Niyə?

Qadın köks ötürdü.

-Bala, mənim komplekt brilyantlarım, qızıllarım var idi. Sibir, fransız brilyantları. Min göz istəyirdi dursun tamaşasına. Son vaxtlar özümü yaxşı hiss eləmirdim. Getdim həkimə. Yoxlamalardan keçdim. Həkim dedi ki, Lalə xanım, sizdə xərçəngin ilkin mərhələsi başlayıb.

Sözünə ara verdi. Köks ötürdü.

-Yorulmuşam bala, bir az dayanaq.

Dayandıq. Nəfəsini dərdi.

Yola davam etdik.

-Dedim, hə, Lalə, brilyantlarını, qızıllarını satmaq vaxtı çatıb. Getdim evə, nə qızıl-zinətim vardısa, tökdüm masaya. Bir də gördüm, xalam qızı gəldi. Gözü sataşdı brilyantlara. Dedi ki, xalaqızı, nə edirsən bunları? Dedim bəs, belə-belə də, satmalıyam. Dedi nə edirsən satıb, onsuz iki günə öləcəksən.

Gözlərim böyüdü.

-Elə də dedi sizə? Elə birbaşa üzünüzə?

-Hə, bala, birbaşa üzümə. Dedim, hə öləcəyəm, amma, qəpik-quruşa da olsa, satacağam bu brilyantları. Çünki sənin gözün, nəfsin var bunların üstündə. Dedim, çıx get evdən. Çıxdı getdi. Ürəyimdə özümü yamanladım, qarğıdım özümü. Dedim, Allah məni öldürsün. Bunlardan uzaq, Allaha yaxın olum.

Qadın ayaq saxladı. Nəfəsini dərdi.

Yola davam etdik.

-Nəyisə, getdim Mərkəzi Univermağa. Orada bir qızıl satana yaxınlaşdım. Balaca boy, dolu kişi idi. Qoydum qabağına gətirdiklərimi. Başladı baxmağa. Dedi bu Sibir brilyantıdır, dedim bilirəm. Dedi bu Fransa brilyantıdır. Dedim bilirəm…

-Sizə kimdən qalmışdı bu birlyantlar?

-Ulu nənəmdən. Saydı. Bu ora brilyantıdır, bura brilyantıdır. Dedim, ay kişi, bilirəm ey, bilirəm! Qiymətini de! Əllərini qaldırdı. Əli ilə göstrədi. Dedi səkkiz yüzcə manat

-Səkkiz yüz manat? O boyda komplekt brilyanta? Elə qiymət olar?

-Bilirəm bala,bilirəm. Az demişdi. Amma, mən söz demişdim, xalamqızına, qəpik-quruşa da olsa, satacağam onları. Elə də etdim, Səkkiz yüzə satdım. Dərmana, müalicəyə, kimya terapiyaya getdi brilyantın pulları. Pulum da qurtardı. Bir az dayanaq bala, yoruldum.

Dayandıq. Qadın danışdıqca da, yoldan keçənlər maraqla bizə baxır, eləcə yanımızdan ötüb keçirdilər. Elə bil, birinin ağlına da gəlmirdi ki, bəlkə, qadına, ya mənə kömək lazımdır.

-Gedək, bala.

Yola davam etdik.

-Dövlətin mənə kəsdiyi sosial var idi. Onu da kəsdilər.

-Onu niyə?

-Deyəcəyəm, bala, deyəcəyəm. Mənim kreditlərim var idi. Vaxtı keçmişdi. Bank of Baku-dan zəng etdilər mənə. Dedilər, Lalə xanım, banka yaxınlaşın. Getdim banka. Dedilər ki, Lalə xanım, kredit borcunuz artıb. Dedim bilirəm. Bilirsiniz, lap yaxşı. Sosialınızdan kəsəcəyik. Soruşdum haradan? Sosialdan? Mənim tək qazanc yerim sosialdır, balam, oradan niyə kəsirsiniz? Üzümə qayıdıb deyəsən ki, kredit götürəndə fikirləşərdiniz. Kəsdilər. Bir-iki həftə olar, getdim banka. Dedim nədir, yenə yeyirsiniz pullarımı? Dedi, hələ ödəmə davam edir. Dörd yüz doxsan bir manat altmış qəpik borcunuz qalıb.

Duruxdum.

-Bəs yaxşı, o yox , bu yox. Necə dolandırsınız başınızı? Qonum-qonşu da yaxın durmur sizə?

Qadın acı-acı gülümsədi:

-Durur, bala, durur. Çox mehriban, canıma yanan qonşularım var. Allah canlarını sağ etsin. Deyirlər, Lalə can, narahat olmaginən. Sən ölsən, meyidini biz qonşular qaldıracağıq yerindən.

Bunu deyib ah çəkdi.

-Belə deyirlər sizə?

-Deyirlər, bala, deyirlər. Evim böyükdür mənim. Hər otaqda bir qonşunun gözü var. Mənim ölməyimi gözləyirlər. Keçən dəfə bir qonşu dedi ki, elə, ölüb-eləməmiş bir vəsiyyət yaz, böldür evini. Dedim, Arif, işdir bilsəm ölürəm, evi də tutacağam oda, qoymaram bir qalın divarı qalsın sizə. Dedi, nə? Yandırmaq? Güldü üzümə. Dedi, ay qız, bura Azərbaycandır ey, Bakıdır ey, nəyi oda tutacaqsan sən, nə yandırmaq? Dedim, mən edərəm.

Danışa-danışa Libraff kitab mağazasının qapısına çatdıq. Ayaq saxladı. Lalə xanımın gözləri yaşarmışdı. Fikrini dağıdım deyə, başladım söhbəti yumşaltmağa.

-Ərinizlə necə tanış olmuşdunuz?

-Hospitalda. Atam hospitalda müalicə alırdı. Polkovnik idi. Məni çağırdı. Orada tanış etdi Azərlə məni. O da hərbçi idi. Düzü…düzü, istəmirdim gedəm ona. Axır razı düşdüm. Evlənəndən bir il sonra da, şəhid oldu. O şəhid olandan sonra, anama açdım ürəyimi… nə oldu, ay ana? Nə tez evləndirdiniz məni? Heç xoşbəxtliyim bir il də çəkmədi ki…

Ayaq saxladı. Köks ötürdü.

Yola davam etdik.

-Bakıdansınız?

-Hə, Bakıdanam.

-İçərişəhər, Sovetski?

-Yox, Köhnə Yasamaldan.

-Hə, Yasamal uşağısınız.

-Hə, orada doğulub-böyümüşəm. Orada məktəb oxumuşam, 158 saylı məktəbdə. Sonra da tibbi texnikuma girdim. Dermotolgiya oxumuşam. Uşaq dermotoloqu olmuşam. Həkim işləmişəm.

-Həkim işləmisiniz? Pensiya alırsınız?

-Yox bala, pensiya yaşına çatmamış, işdən çıxası oldum, bu andıra görə-deyib, sol ayağını göstərdi.

-Əsill-köklü bakılısınız?

-Yox, anam gəncəlidir, atam polyak.

-Harada tanış olublar?

-Bulvarda.

Bunu deyəndə, üzü güldü. Sevindim.

-Anam onda, çox cavan idi. Balaca boy qız idi, amma, gözəl idi. Bulvarda oturmuşdu. Əlində də rusca kitab. Rusca da yaxşı bilmirdi.O qədər yaxşı bilmirdi ki, kitabı da tərsinə tutmuşdu. Yay idi. Bir də gördü ki, qabağında üç nəfər ağ paltarlı dənizçi keçir. Ortada da bir oğlan, yarlı-yaraşıqlı. Anamın da xoşuna gəlmişdi. Dedi, nə yaxınlaşa bu oğlan mənə. Yaxınlaşdı anama. Rusca dedi ki, gözəl qız, kitabı belə yox, belə tutarlar.

-Sonra?-gülə-gülə soruşdum

-Sonra…babam icazə vermədi. Dedi, Leyla, mən “həri” vermirəm bu oğlana. Səni qaçırdar Polşaya. İstəmirəm. Vermədi.

-Bəs necə evləndilər?

-Qaçırtdı.

-Polşaya?

-Yox, əşi Yasamala-gülə-gülə cavab verdi.

Məni də gülmək tutdu.

-Evin tək uşağısınız?

-Hə, tək uşağıyam. Əziz-xələf böyümüşəm. Qonşular da xətrimi çox istəyirdi. Bizim qaldığımız mərtəbədə, iki qonşumuz var idi. Biri İrandan idi, Orxanbəyli, o biri də slavyan idi. Skripinskilər idi, Vanya xala. Bayram olurdu, Vanya xala tort bişirib gəlirdi bizə. Deyirdi, Leyla, ver bunu Lalə balaya nuş etsin. Novruz olurdu, Orxanbəylilər şəkərbura, paxlava gətirdirdi bizə. Yaxşı günlər idi. Atam da yayda bizi gəzdiridi. Xarici ölkələrə gedirdik.

-Haralara?

-Polşaya, Çexslovakiyaya, Şərqi Almaniyaya.

-Hara daha çox xoşunuza gəlmişdi?

-Çexslovakiya. Muzeyləri var idi. Amma, adamları çox soyuq idi. Azərbaycanlılar daha mehriban idi o vaxtlar. İstiqanlı idi. Qonum-qonşu bir-birini axtarırdı, bir-birinin əlində tuturdu. İndi gör, bu boyda şəhərdə qolumdan bir sən tutmusan.

Deyib, ayaq saxladı. Nəfəsini dərdi.

-Qonum-qonşu ilə aranız yaxşı idi?

-Çox. Düzdür, anamın çox arası yox idi-gülə-gülə dedi.

-Niyə?

-Atam çox yaraşıqlı kişi idi. Bir dəfə bir qonşumuz anama xəbər çatdırdı ki, bəs Mikayılı Katyanın evində görmüşəm. Anamı saxlamaq olar? Əlinə aldı oxlovu çıxdı çölə. Balaca boy da olsa, yaman arvad idi. Anam atamı çağırdı, “Mikayıl?! Hansı …. xarabasında ölmüsən!?” Atam da qorxusundan çıxdı damın üstünə. Anam, Katyanı başladı axtarmağa. Katya da qorxusundan girmişdi mətbəxə. Evə girdi. Oxlovla o ki var döydü Katyanı.

Gülüşdük.

-Hələ bir dəfə də bir qadın anama liliput demişdi. Onu da döymüşdü. Elə onu döyəndə, döyülənin əri gəldi. Əlində də beş dənə dondurma. İstədi hayına çatsın, anam ərini də qatdı arvadına. Dondurmanı da necə lazımdır nuş etdilər. Anam belə arvad olub.

Gülüşdük.

-Atanız, ananız yaman adam olub. Biri qaçırdıb, bir döyüb.

Bunu deyəndə, gülə-gülə mənə göz vurdu.

-Atam məni də qaçırdıb.

Təəcübləndim.

-Sizi də?

-Hə məni də. Texnikumdan bizi Bərdəyə aparmışdılar. Pambığa. Heç istəmirdim gedəm. Anam dedi, getməlisən. Getdim. Pambıq yığdıq. Darıxdım, istədim qayıdam. Anama zəng etdim, dedi qal. Atama zəng etdim. Dedi, qızım narahat olma, gecə ilə götürürük səni. Atamı gözlədim. Gecə yarı idi. Hamı da yatmışdı. Bir də gördüm oturduğum pəncərənin qabağında, hərbi maşının işıqları pəncərəyə vurur. Özü də iki maşın. Atamı gördüm, hərbi formada gəlmişdi, yanında da bir hərbçi dostu. Gəldilər pəncərəyə tərəf. Yavaşca açdım pəncərəni. Məni pəncərədən götürdülər, qaçırtdılar Bərdədən.

Gülüşdük.

-Hə bala, atam, anam belə adam idi…mən də belə…nənən yaşayır?

-Yox, rəhmətə gedib.

Köks ötürdü

-Allah rəhmət etsin…övladım da olmadı ki, oğul-qız, nəvə-nəticə dadı bilim…

-Mən də sizin bir nəvəniz.

-Allah səni saxlasın bala. Özün haradansan?

-Laçından.

-Laçından. Ağdama yaxındır?

-Yox, Kəlbəcərə yaxındır.

Beləcə yavaş-yavaş Nizami heykəlinin üzbəüzündəki yola çatdıq.

-Babanızı görmüsünüz? Ata babanızı? Nənənizi?

-Yox. Atam beş yaşında olanda, anası ölmüşdü. Babam təzədən evləndi. Sonra müharibə başladı. Babam, atamı da götürdü özü ilə. Ata-bala Polşadan qaçasıydılar.

-Qaça bildilər?

-Qaçdı.

Alnımı qırışdırdım.

-Qaçdı?

-Hə, qaçdı.

-Kim?

-Babam qaçdı.

-Bəs atanız?

-Onu vağzalda qoydu, elə qaçdı.

-Vağzalda qoydu?

-Hə, vağzalda.

-Hara?

-Amerikaya.

-Amerikaya?

-Hə, Amerikaya. 77-də öldü, Çikaqoda. Ögey nənəmin də üzünü bir dəfə görmüşəm. Kök, balaca bir arvad idi.

-Kimə daha çox oxşadırdılar sizi? Ananıza ya atanıza?

-Anama. Gözlərim onun gözlər kimi, zümrüdü-yaşıldır-bunu deyib gözlərimə baxdı.

-Əriniz Azər haradan idi?

-Anası Özbəkistandan idi, atası da. O vaxt bizə elçiliyə gələndə, anası dedi, bizlə gedəcək Özbəkistana. Anamın üzünə baxdım. Dedim, getməyəcəyəm. Azər də eşitdi dediyimi, anasına dedi ki, Lalə istəmirsə, getmirik. Anası əsəbiləşdi.

Bunu deyib, nəfəsini dərdi.

-Nəyisə, razı saldı Azəri. Köçdüm Özbəkistana. Anası zülm verirdi mənə. Səhər saat dörd olan kimi, oyadırdı məni. İnək sağ, həyəti təmizlə, o işi gör, bu işi gör. Atama məktub yazdım. Kişi məni Özbəkistandan da qaçırtdı. Azər əsəbiləşdi mənə. Amma, axır razı düşdü. Köçdü Bakıya.

-Harada dəfn olunub əriniz?

Bunu deyəndə, Lalə xanım ayaq saxladı. Gözlərini boşluğa, naməlum bir istiqamətə zillədi. Gözləri yaşardı. Özümdən asılı olmadan, onun baxdığı istiqamətə baxdım.

-Harada dəfn olunub, əriniz?

Alçaq səslə cavab verdi:

-Özbəkistanda.

Elə bil, dediyi cavab qulağıma çatmamışdı.

-Harada?

Boğazını arıtladı.

-Özbəkistanda.

-Özbəkistanda?

-Hə, Özbəkistanda….

Susduq. Zümrüdü yaşıl gözləri, şəhər işıqlarının altında par-par parıldayırdı. Çantasından cib dəsmalını çıxartdı.

Danışmağa başladı.

– Azərin şəhid xəbərini alandan sonra, qaynanam gəldi Bakıya, götürtdü oğlunun nəşini. Dedi oğul mənimdir, mən bilərəm harada basdıraram! Basdırdı Özbəkistanda.

Gözlərindən zümrüd-zümrüd yaş gəlirdi.

-Ağlasam, getməyə qəbir yeri də yoxdur…

Sağ əlində tutduğu suyu içdi. Sağ əli ilə qolumdan yapışdı. Dayandıq.

Təzədən yolda düşdük. Söhbətinə davam etdi.

-Ərim şəhid olandan sonra, ata qohumlarımı axtarmağa başladm. Polşa səfirliyinə getdim. Dedim, atam polyakdır. Soruşdular ki, polyakca bilirsən? Dedim, yox. Soruşdular ki, soy adın nədir? Dedim, Məmmədova. Kəsədən cavab verdi. Get, Məmmədovları axtar.

-Atanızın soy adı nə idi?

-Bilmirəm. Mən atamın yox, anamın soy adını götürdüm. Ərə də gedəndə, soy ad dəyişdirmədim, ərimin də soy adı Məmmədov idi.

Ayaq saxladıq. Nizami heykəlinin üzbəüzündə idik. Nizami bizə baxırdı, biz də Nizamiyə.

-Acam bala,çox acam. Səhərdən bəri bir şey yeməmişəm. Pişiklər də acdır.

-Pişik də saxlayırsınız?

-Hə, balaları ilə bir yerdə.

-Nə cinsidir?

-Türk Van cinsidir.

-Biz də saxlayırıq pişik.

-Nə cinsidir?

-Britaniya cinsi.

-Hə. Acdır pişiklər də. Evdə hazır yemək də yoxdur, gedib yemək bişirməliyəm. Hələ kommunal borcları var. İşığı da söndürüblər.

Əl atdım cibimə. Onca manat pulum var idi. Göy onluğu uzatdım ona.

-Bala, sənin özünə pul lazımdır.

-Heç nə olmaz. Götürün.

Xanım pulu balaca çantasına qoydu.

-Çox sağ ol, bala. Allah canını sağ eləsin, Allah səni saxlasın. Muradına çatasan.

-İşsizəm. Allahdan istəyin, iş tapım.

-İnşallah, işin rast gəlsin. Uzağı bu həftənin cümə axşamısına, cüməsinə iş tapacaqsan.

-İnşallah.

-Get, bala. Səni yolundan etməyim. Mən onsuz yavaş-yavaş gedəcəyəm. Burada da dükana girib nə isə alacağam. İyirmi manat da verən olsa, heç olmazsa, otuz manat düzəldərəm. Özümün, pişiklərin yeməyə nəyisə olsun. Sonra da “6” nömrə ilə gedəcəyəm evimə. Get. Allah amanında.

Sağollaşdıq.

29/07/2026

Mübarizə

Gözünü açıb seyr edərkən bu dünyanı,

Boğazından səs qopur

Dünyanın eşiyinə…

Dünya, səni salamlayır:

“Xoş gəlmisən beşiyimə”.

Səslə tanıyırsan həyatı,

İnsanları, neməti…

Qışqırırsan, bağırırsan…

Ya yuxu ehtiyacı,

Ya da ki xörək acı…

Və belə başlayır mübarizən

Həyata qarşı…

Böyüyür yaş,

Səs sözə verir

Yerini

Ağzın boyda sözlər öyrənirsən

“Ata, ana, akka, bıva”…

Öyrənirsən, eşidirsən,

Eşitməli olduğun,

Eşitməli olmadığın sözləri…

Alqışları, qarğışları,

Söyüşləri…

Xəlvəti söhbətləri…

Və beləcə başlayır

İlk qadağan,

İlk cərimən…

-Məbadə bu

Söhbəti kiminsə

Yanında deyəsən, ha!

Dondurma almaram ha sənə!

Gəzməyə aparmaram ha səni?

Razılaşdıq?

-Bəli.

Xeyirli olsun,

Bu da ömründə

İlk dəfə aldığın rüşvətin…

Boy atır yaş,

Söz cümləyə verir yerini

“Mən planşet istəyirəm

Mənə velosiped alın,

Mənim ondan xoşum gəlmir,

Mənim bundan zəhləm gedir,

Anam deyir, gəlməsinlər,

Atam deyir salam vermə,

Danışma, dinmə!

Sus! Kəs!”

Və beləcə tanıyırsan

Özünün, atanın, ananın

Doğmanın, yadının

Xasiyyətini,

İnsanların xislətini

Bir az da böyüyür

Mübarizən…

Yavaş-yavaş sərtləşirsən…

Yetişirsən…Cümlələr

Yerini daha geniş cümlələrə verir

Cümlələrin də yetişir

Fikirlərin də…

Yarısı məktəbdə,

Yarısı məhəllədə,

Yarısı evdə,

Xeyirdə, şərdə…

Tanıdığın adamların

Sayı da artır,

Adamlar tanıyırsan

Yaşında artıq,

Hətta bir az “qocalırsan”

Başından artıq…

“Kimsən? Atan kimdir?

Baban kimdir?

Anan kim?”

Cavab verirsən:

“Əliyəm, Sarayam, Tahirəm

Qoçəlinin oğluyam,

Əlövsətin qızıyam

Əkbərin də nəvəsi,

Saranın da balası…”

Adlar necə tanışdır…

Qoçəli, Əkbər, Sara,

Rişxəndlə gülür sana:

“Xoş gəlmisən! Nə yaxşı!

Ay, Qoçəlinin oğlu!

Ay, Əlövsətin qızı

Ay, Əkbərin nəvəsi!

Ay, Saranın balası!

Çay iç bizlə, qadası!”

Beləcə duyursan

İlk saxta mehribanlığı,

İlk saxta səmimiyyəti…

Duyursan, amma, susursan…

Bir az da bərkiyirsən…

…Böyüyürsən,

Məktəblisən,

Tələbəsən,

Oxuduğun,

Kitabların, tanış

Olduğun müəlliflərin,

Hekayələrin,

Sətir-sətir əzbər bildiyin

Dərsliklərin

Əzbəri də

Məhvərindən

Dəyişir…

Artıq hər şeyi

Və hər kəsi

Tanıyırsan,

Dünyanı, bəşəri…

Hər şeyin

Və hər kəsin dadına baxırsan….

Kinin, nifrətin, xəyanətin

Vətənə, anaya, bayrağa ataya

İncilə, Tövrata, Qurana,

Tanrıya

Cümlə bəşərə

Duyduğun

Məhəbbətin…

Və ən çox sevdiyin

Şeylərdən,

Ən çox vurğunu olduğu

Kəslərdən iyrənməyə başlayırsan…

Və beləcə başlayır

Ən böyük mübarizən!

Müqəddəs bildiyin,

Toxunulmaz sandığın

Bütün dəyərlərə qarşı!

Çünki iç üzünü görürsən!

Müqəddəsliyin altındakı

İyrəncliyin!

Çünki iç üzünü görürsən!

Toxunulmaz bildiyin

Dəyərlərin altındakı

Bəşər heysiyyətinin

Zorlanmış bəkarətini!

Ve beləcə böyüyür mübarizən!

Bütün “sus”lara

Və bütün qorxulara

Qarşı!

Və böyüməlidir də,

Əzizim!

Qulaq ver! Gör nə deyir

Babaların nəfəsi:

“Danışmaq gümüşdürsə,

Susmaq qızıldır,

Oğlum, qızım”.

Nə gözəl sözdür bu söz…

Demə, ilk qadağamız

Bəri başdan qoyulmuş,

Demə, ilk rüşvətimiz

Bəri başdan verilmiş…

Sükut qızıla bərabərmiş…

Susma! Susma! Danışgil!

Qoy sözünün qiyməti

Düşsün gümüşdən belə!

Çünki sənin “sus”undan,

O qızıl sükütündan

Nə qızıllar qazanır,

Kiçik böyük adamlar!

O böyük siyasilər!

Əbalı ruhanilər!

Nəhəng kapitalistlər

Nüfuzlu bürokratlar,

Ləndlordlar, o maqnatlar!

Onlardan hər yerdə var!

Ankarada, Bakıda,

Təl-Əvivdə, Tehranda…

Bax belə varlanırlar…

Bizim kimi adamların

Beynini və ruhunu uda-uda!…

Susma! Susma! Danışgil!

Qorxma, hələ ki varsan!

Qorxma! Qorxma! İrəli!

Çünki , düşünən başsan!

Dönmə mübarizəndən!

Çünki , sən,

VƏTƏNDAŞSAN!…

06/07/2026/-07/07/2026